10.04.2008

konuşan kantaR

son zamanlarda sokaklarda çok sık karşılaşıyorum. köşe başlarında bitmeye başladılar. üzerlerinde koca koca yazıyor. konuşan kantar. bu cihazları iki kısımda incelemeye karar verdim.

önce ikinci kısım "kantar".
insanlara böle bi hizmet sunarken, kantar kelimesini kullanmak sankim biraz yanlış. açıkçası ben gördükçe uzaklaşasım geliyo. ben kaç tonum ki, kantara çıkayım. benim bildiğim kamyonlar çıkar kantara. yada bilemedin gündendi çuvalı tartılır. kantarla tartılıyor olmak insanın özgüvenini kırar. son olur tartı ile temas.

sonra birinci kısım "konuşan".
bu yazıyı gördükçe, "yaşasın en sonunda konuşabileceğim bi makine yaptılar" diye düşünüp, "çok yanlızım be kantar, gel boğaza nazır rakı balık yapalım. hem dertleşiriz" diyesim geliyor. bide hiç düşünmeden söylemek istediğim bi tümce var. "sende herkesin ağırlığı altında eziliyosun be kantar".

4.04.2008

kimle, neRde tanıştım

sene 1995 üniversite sınavına giriyorum. bu sınava ikinci girişim, acemiyim daha. ilk sene ek kontenjandan, kıytırıktan bi bölüm kazanmışım. puanım kırılacak zati. kafam bozulmuş. o zamanlar öss ve öys diye iki ayrı sınav var. ilk sınavdan sonra, ikinci sınavdan önce hedeflediğin yerleri işaretliyon felan gibi bişiydi hatırladığım kadarıyla. bilgisayarcı olmak niyetindeyim. o zamanlar popülerdi. 24 seçenekten sadece 2 tanesi farklı bölümdü. biri edirne elektronik.

piyango vurdu işte. yanlış sıra yanlış tercih. nerden bileyim başıma bunların gelceni. bilseydim hiç gitmezdim edirne'ye walla.

neyse okula başladık, aradan bir iki hafta geçti. sınıfta kafadengi 1 iki adam var. 43 kişi içinde 3 kişi anca. mustafa, barış, serdar ve ben (kendimi adamdan sayıyorum o zamanlar). barış'ta zaten 20'li yaşlarında delikanlı. edirne'de olduğu zaman adres barda sabahlar, okula geç gelir felan. ayın 1 haftasını kesin istanbul'da geçirir, orda burda sürter.

mustafa ile daha sık takılıyoz. iyi dostuz felan. solculuk yapıyoz elimizden geldiğince. arada laf arası bikaç isim fısıldadı. ünsal, ibo (yayla), gökhan, ali, aytekin (aytekin'in maceraları apayrıdır ama birebir yaşayanından dinlemek daha ii olur)...

...

tuzla'da dersteyim. matematik dersi. umut'la konuşuyoz. okulu bırakmaktan bahsediyoruz. umut tutturdu ben fizikçi olcam diye. bende ayran gönüllüyüm zaten. bende bilgisayarcı, veteriner ve fizikçi arasında gidip geliyom. bitek denizcilik geçmiyo aklımdan. onun okulunu okuyom ya. sonraki derslerden biri fizik. yeşim'le (okulun fizikçisi) konuştuk. oda bize destek verdi. istediğiniz bölümü okuyun diye. bizde aldık gazı çıktık okuldan. çıkış o çıkış (denizcilik hayatım, part 1).

...

serdar'ın abisi aktif dağıtımda çalışıyo. mesut. telefonla konuştuk. bana gel görüşelim dedi. saat 10 civarı. bende düşünüyorum. nasıl bi iş görüşmesi. 10 civarı... neyse ben saat 9'da kapının önünde takım elbiseli olarak hazır bekliyorum. kapı kiltli. o zaman anladım neden 10 civarı dediğini. 60 - 75 dakika içerisinde mesut geldi ve beni görünce güldü. bu ne kılık. o gayet spor. oturuyoz bana biraz işten bahsetti. şöyle böyle anlattı. sonra birden, "dur okan'da gelsin onunlada konuşalım" dedi. perpada ofisler üç katlı. ana giriş, garaj ve asma kat. bilen bilir. biz asma kattayız. okan geliyor. aman o ne, ben diim 100 kilo (gerisini siz düşünün) biri. iki merdiven çıktı nefes nefese kaldı. soğuk bi tip. tanıştık. pekte öle ahkam kesen biri diil ama. mütevazi. o sırada yusuf bey geldi. yusuf beyde şirketin 3 ortağından en yüksek paylı olan. mesut, "hah yusuf beyde geldi. o da katılsın toplantıya. yusuf bey, yusuf bey..." dedi ve biz böle sevimli bir grup olduk. benden başka takım giyen yok. aylardan mart ama sıcak bir gün. bi ben bide okan terliyo. ben zırvaladıkça zırvalıyorum. zırvaladıkça terliyom, terledikçe zırvalıyom. buna nazaran bikaç gün sona işe başladım. bizim bölümün başında okan var. zaman içinde iki sıkı dost olduk. işe başladıktan 3 beş ay sonra, satış ekibine iki kişi katıldı. birinin adı hasan soyadı sümer. her kahve mosında karşılaşır, muhabbet makara kukara. zamanla birbirimizi tanıdık, arkadaşlığımız gelişti. it ekibi dışından bitek sümer ile takılıyoz. diğer hepsi it'den. hatta şirket dışında görüştüklerimiz bile.

bigün sümer'le beraber evlerimize gidiyoruz. yakın oturduğumuz için aynı otobüsteyiz. benimde evdekilerle aram açılmış biraz. dertleşiyoz. evden ayrılmak istediğimi, uygun bi eve çıkmaktan yana gönlümden geçenleri sümer'e aktardıktan sonra, muhabbet döndü dolaştı edirne'ye dayandı. meğerse sümer de edirne'den mezunmuş. laf lafı açtı, karaağaç yorumcular sahnesine, ordanda ünsal, yayla ve gökhan üçlemesine. bi dakka yaa. ben bu isimleri daha önce de duymuştum sanki...

bizim sümer, satış ekibinden olduğu için, şirkette canı sıkılınca, kafasından bi müşteri uydurup, uydurduğu müşteri ile uyduruktan bi toplantı yapmaya giderdi. gene o toplantılardan bi tanesi sırasında, akşam 17 - 18 arası, sümer'den bi telefon geldi. bana bi numara verdi ve "beni burdan ara" deyip kapattı. aradım. konuşuyoruz. "yanımda kim var bil bakalım" gibi bir tümce kurdu.

-başbakan mı?
-yok.
-hmmm. o zaman sanayi bakanı?
-cık.
-doğan holding yönetim kurulu çaycısı?
-ıı ııı.
-bilemiycem sanırım.
-dur bekle.

diyerek telefonu bi başkasına verdi.

-özgür naber? (boğuk bi ses)
-iyiyim.
-napıyon? (gene aynı boğuk ses)
-iş işte. iş yapıyom yani. çalışıyoz derlerya hani halk arasında, o. pek tanıyamadım açıkçası. pek demekte yalan olur. hiç tanıyamadım desem daha isabetli olur.
-gökhan ben gökhan. (tahmin edeceğiniz gibi... boğuk)
-aaa gökhan (bi süre sessizlik oldu. çünkü gökhan'la daha önce hiç konuşmamıştık). nasılsın abi?...

olayları toparlıycak olursak, sümer konuşmamızdan sonra, çocuklarla ilk görüşmesinde benden bahsetmiş. arada benimle telefon görüşmesi felan da yaptık. ertesi günlerde sümer bana bi mail adresi vererek, "ev arıyon ya, bunlarla görüş. bizim edirne'den arkadaşlar. gökhanünsal'ı felanda tanıyorlar. ayrıca bi ev arkadaşı arıyorlar" dedi. hadi bakalım. giriyoz bi maceraya. bi mail attım. akşamına kadar geri mesaj geldi. telefon numaraları felan da var. neyse ben tırstım tabi doğal olarak. sümer'le konuştum. korkmama gerek olmadığını, görüşürsem beni yemiyceklerinden felan bahsederek beni teselli etti. velhasıl aradım. karşımdaki de hasan (ertürk). akşam 19 civarı bi saatte taksim meydanındaki tramvay durağının önündeki reklam panosunun önünde buluşmaya karar verdik. buluştukta. gözlüklü, takım elbiseli, çantalı, tombik birisi. sürekli gülümsüyo. sıcak kanlı. tanıştık. "istiklal'de yürüyelim" dedi. "sefer'de geliyo zaten....

fransız kültür merkezinin biraz aşşağısında karşılaştık mantar abiyle. bu adam garip birisi. sanki dün akşam beraber içmiş, sonra evlere dağılmışız gibi davranıyo. kaldığımız yerden devam ediyoruz... eve geçelim dediler, konuşuruz biraz. geçelim madem.

giderken çekirdek aldık. salonun ortasına gazete açtık. başladık çekirdeğe. hoşbeş sohpetten sonra, ev hakkında biraz bilgi verdiler. kira 120 milyondu. bana 40 milyon düşüyodu doğal olarak. artı faturalar. çekirdeği bitirdik. sona kalktım. 1 iki gün içinde eve taşınmak istediğimi söyledim ve taşındım.

eve taşındığımda, ertürk ile mantar abi bana, evin en küçük, en kullanılmaz, kapıya en yakın olan odayı gösterdiler. "burası senin artık". evet orası benimdi artık... karşımdaki oda mantar abinin. kıyasladığımda benim odam yarısı. 1/2 oda. neyse çok yere ihtiyacımda yoktu zaten. ufaktı ama gömme dolapları beni cezbetmişti. ünsal askerdeydi o zamanlar. çocuklar bi şekilde benim eve taşındığımı ve ufak odaya yerleştiğimi söylemişler. o da telefonla haber gönderip "askerlik bitince gelicem. küçük oda benimdir" gibi gözdağları vermeye çalışıyor. umursamıyorum pek.

artık bekar hayatına ikinci adımı attım (ilki edirne'deydi). eğleniyor, içiyor, üstümü değiştirmeden televizyon karşısında uyuyabiliyordum. William Wallace oluyorum, günümü gün ediyorum. bi hafta sonu evde mantar abi ile ufak minik işler yapıyoruz. kapı çaldı. ben açtım. uzunca bi tip kapıda dikiliyo. gülümsiyerek, "selam ben ibrahim (kıyak)". enteresan biriydi. şimdiki kadar uzun boylu ama şimdikinin yarısı kadar kalınlığı vardı. nispeten saçları da daha iyiydi. mantar abinin asker arkadaşı olduğunu o gün öğrendim. konuştukça ortak yönlerimiz ortaya çıkıyor, ister istemez bi sıcaklık hissediyordum. kanım kaynamıştı bu yeni tipe. nerden bileyim herifin virüs gibi olduğunu? yapıştı bi süre sonra. atamadık, uzaklaştıramadık.

bigün eve geldiğimde odamın ortasında kocaman bir sırtçantası gördüm. adam odadan atmak istiyor beni. salona çıktım. tanıştık. neyse yerleşti bir yere. benim odam bana kaldı gene. ünsalla ilk tanışmamız bu değil ama. edirne'de mustafayı öldüresiye dövmüşlerdi. beni bulsalar daha beter edeceklerdi sanırsam. şanslıydım sadece. mustafa geceyi hastanede geçirdikten sonra, sabah hastaneden çıkıp ünsalların eve sığınmış. bende olayı öğrendikten sonra okula gittim. peşinden hastaneye. hastanede bulamayınca tekrar okula döndüm. orda bu zat(ünsal) beni arıyor. mustafanın başına gelenler hakkında biraz konuştuk. beni beklediği yeri söyledi. yaklaşık 10 dakika felan ayak üstü sohpet işte. nerden nereye. en sonunda ev arkadaşı olduk. ünsal eve geldikten sonra bi hiperaktif (yayla) zırt pırt eve gelir oldu. efendim gereksiz samimi davranışlar, sadece kendisinin güldüğü gıcık espiriler felan felan. ünsal geldi. zümresini de getirdi.

gelgelelim zaman geçiyor, ve grubumuz kalabalıklaşıyor. daha çok takılıyoz. bigün, bar bar dolaşmaktan sıkılmış bir grup olarak, farklı bişiler yapma kararı verdik. sinemaya gitçez. beş yada 6 kişiyiz. herkes bi film söylüyor. vizyonda fight club var. ama kimse gitmek istemiyor. en sonunda ortak karar çıkmayınca, kimsenin istemediği o filme gittik. bu tip fikirler hep mantar abiden çıkar. çıkışta şok olmuştuk. film kalbur üstüydü. kalabalık bir testosteron grubu olarak başladık filme. kim kime dum duma. alışkanlık oldu bizim cemaatte. her türlü alkol sonrası bi posta kavga. dayak yemek hoşumuza gidiyor resmen. bardan çıkıp daire oluşturup birbirimizi tokatlıyoruz. gene bi promil aşımı sonrası birbirimizi tokat manyağı yaptıktan sonra, yorgunluğu bahane ederek eve uzadım. bizimkiler devam ettiler. ertesi günlerde ilk haberler geliyor. kıyak'ın bi arkadaşını da katmışlar o gece aralarına. artisin teki oda. kül tablası fırlatmalar, racon kesmeler felan. hakan. henüz yüz yüze tanışmadık. fırsatımız da olmadı. askere gitmiş o sırada. işyerinde sürekli eğlenceli mailler geliyo. bende bi kısmını bizimkilere forward ediyorum. bigün kıyak, "abi bi arkadaş var askerde. onada zaman zaman mail göndersene" diyerek hakan'ın mail adresini verdi. bende listeme ekledim. zaman zaman da gönderiyordum gerçekten. askerden dönünce de yüzleşme şansımız oldu. komik adam. çok komik. öyle böyle diil. her lafında yerlere yatıyosun. yatırıyo valla.

kıyak'la evden çıktık ve bi bara oturduk. kıyak ara ara telefonla konuşuyor. birileri gelcek. geldilerde... iki yada 3 kişi. biri 80 - seksen5 kilo civarı tombik, çocuksu, özentinin teki. kendi deyimiyle "con con". cem. geldiler, 10 dakika geçmeden güç gösterisi başladı. ben daha kuvvetliyim, yok ben daha kuvvetliyim. neyse bu tipi uzun bi süre daha görmiycektim nasılsa.

mantar abinin bi akrabası var. rahatsızdı bi ara. ziyaretine gidelim dedi. hastanede zaman geçmediği için giderken yanımda yüzüklerin efendisi kitabını götürdüm. tanıştık. gençten bi kızan. hüseyin. sonradan dali olmaya karar verdi. bıyıklaraını uzatıyor şimdi.

zamanla bizim evin geleni gideni arttı. yavaş yavaş herkesi tanıyorum. bizde zaman zaman ev ziyaretlerine gidiyoruz. günlerden birgün eve bi adam geldi. adam ama. devden bozma. kel ama keçi sakallı. sessiz sakin. çok konuşmuyordu en başta. alkol dilini çözdü. konuşunca da konuşuyor adam. buda ural. sonraları daha sık görüşmeye başladık. taksimde evimizin olmasının avantajı tabi.

işte görüyorsunuz. bir yanlış tercih, zincirleme olarak ne boyutlara ulaşıyor. üniversite tercihi yaparken çok dikkatli olmak lazımmış. ben bu yazıdan onu anlıyorum.