müdür hayalet şimdi (manager, imagine now). bi köy düşün. gece yarısı kahveden eve dönüyosun yada ne biliim bi ahbabından. uzun bi yol olsun 1 kilometre felan. insanın saatte ortlama 3 - 4 kilometre yaptığı bilgisinden yola çıkarsak 15 - 20 dakika sürer. köy evleri 100'er 200'er metre arayla yapılmış felan. hafif virajlı yolda 50'şer metre arayla dikilmiş sokak lambaları. bu virajlardan birindeki lamba patlamış. karanalık yani. hani karanlık başka bişi hacı. kara herşey. ama silüet olarak görürsün bişiler. hani sağdaki ağaçların ince dallarını seçemezsin belki ama yapraklar dallar felan orda. çalışarı felan herşeyi anlarsın. yani ne kadar karanlık olsada, az biraz ışık düşüyodur mekana.
kapalı bi odada ışığı kapat usta. 1kaç dakka sona gözün alışır karanlığa. karanlıkta görmeye başlarsın. bunun sebebi göz bebeği. aniden karanlık olunca, yeterli ışık girene kadar göz bebeği büyür babacım. aynı fotoğraf makinesi diyaframı gibi. iris çok ufalır. neticede az da olsa görme gerçekleşir. bu noktada biri birden ışığı açınca gözlerin yanar. bunun nedeni göz bebeğinin hızının hassas olmamasıdır. bal gibi yavaş yavaş hareket eder. çok açık olan göz bebeği gerekenden fazla ışığı, gözün arka yüzeyindeki fotosellere iletir. hemen gözlerini kaparsın. biraz sona olması gerekenlerin hepsi olur ve gözlerini açarsın.
ama zifiri karanlık öle bişi diil. zifiri karanlıkta ise göz bebeği ne kadar büyürse büyüsün, hatta iris hiç kalmasın, genede bişey görememektir. mutlak karanlık. burnunun ucunu göremezsin. ellerin önünde yürümezsen kafayı bişeye çarparsın kesin. ne garip dimi ama yaaa...
4.05.2008
zifiRi kaRanlık
kadınlaR
usta ne gariptir yaa.. düşünsene senden benden farklı bi yaratık. memeleri daha büyük ama çükü yok.
çok gariptir hani. çocukluğundan beri kendi anatominle büyüdüğün için, model aldığın şey kendi vücüdundur. hani geceleri yatarken elinle sıkarsın, hissedersin onu. cenin pozisyonunu alıp... takribi 10'lu yaşların ortalarında bi işlevi olduğunu öğrenirsin. o zamana kadar başka cinsiyet yoktur. ne biliyosan kendinden biliyon.
neyse, büyüdükçe hayatına girerler. kendimden örnek vereyim. yanlızken kendime yeten biriyim. eğlenirim, gezerim, fotoğraf çekerim, yem bulmuş güvercin misali dolaşan insanları izlerim. anlıycan boş gezenin baş kalfasıyım. ama insanı deli eden bi canlı var ortada. kadın! ne garip? önüne gelen hatuna bakarsın, "hımmm bunun bacaa yamuk, bunun gözünün üstünde kaşı var". ulan bünyemi bozuyonuz.
"bre densizler, ne diye ortalıkta dolaşıyosunuz" diye haykırasım var. kafamda, ipek böceğinin kozasından elde edilen ipliklerle yan yana.
usta ne garip yaratıklar yaw. kendilerini bize beğendirmek için elinden gelini ardına koymayan bi dünya dolusu organizma. yanaşsan "amaan sana mı kaldım be?" der. dedi...
uyduruktan dünyanın uyduruktan sosyalliği. iş sanki sadece sex. yani kısmen.
bide garip bi dürtüsü var. ulan bütün herşeyi kendi ellerinle de yapsan, bi zaman geldiğinde bi hatun yanındayken daha dolu hissediyon kendini. nedendir diye sorguladım uzunca. ama buldum neden. güdü. üreme güdüsü. bi kadına ihtiyacımız kalmadığı zaman insanoğlu biter babacım. onlara ihtiyacımız olmadığı bi zamanı düşün. düşün hadi. o zaman noolcak? ya mayoz, ya mitoz bölüncez. başka çare yok.
....
bide hatun kısmı birkaç tür. burnu kalkıktan tut da, işkoliğine kadar. kendi içlerinde de bölünürler bunlar. benim en dikkatimi çekenlerden biri, yüzüne kimyasal sürenler. hani bazısına yakışmıyo değil. iyi. hatta güzel. pamela anderson misal. kimyasalsız bakmak istemez insan.
dedimya uyduruktan dünyanın uyduruktan sosyalliği. hiç gereği yokken yaratılmış bir sınıfsal farklılık sonucu düşülen durumlar da vardır. misal kimi tipler süpersonik alışveriş merkezlerine takılır. siktiri boktan bi kavenin 5 liradan satıldığı mekanlarla çevrelenmiş yerler. usta geçenlerde bi yere gittim. iki neskahvesi bi çay 2,5 lira ödedim. yani materyal bu kadar ucuzken, sadece amacı gelen insanları süzmek-elemek olan ortamlar diyeyim. oralara takılan dişi organizmaların davranış şekilleri bitiriyo beni.
yakıyom contayı bazen. bak şimdi aklıma geldi, edirne'de meriç kenarında lokantadayız. lokanta iki kısım. yazlık ve kışlık. bu iki kısım arasında 7 - 8 basamaklık bir fark var. biz daha aşşağıda olan yazlık kısımdayız. kalabalığız walla. mantar abi, düdüksüz, kıyak, yayla, günay ve daha bi dolu dost. neyse içeri iki hatun damladı. birinde rayban çakması gözlükler felan. yani oraların cantisi belli. bu canti merdivenlerde durdu ve etrafı süzdü birkaç dakka. bizimde masa kalabalıkya hani, baktı biraz. neyse hareketlendi daha sonra. çaaat. bi düştü. çanak çömlek patladı. garsonlar dahil herkes yarıldı.
hani bu örnek ucuz etin yahnisi. bu tipler istanbul'da, ankara'da tadından yenmez. hepside bu kadar sakar değil ama aptallık aynı aptallık.
yaw baba ne hallere düştük yaaa. bide herşeyden sorumlu olma durumu varya hani. misal bi hatunla tanışırsın, hoşbeş biraz sohpet. samimiyet artar. daha sıcak davranırsın. gelen tepkilere bakar, durum değerlendirmesi sonucu daha ileri bi hamle yapmakta sakınca görmezsin. yaparsında. sonrada kıyamet kopar. hakaretler, ortalığı karıştırmalar felan. ulan sanki deminden beri yanlız takılıyon, yanlız eğleniyon da onunla hiç alakan yok. herşeyi kendin yaptın. al işte kayış koparan başka cins.
neyse baba, burdan ne çıkıyo sonuç? ostrepoz'a yakalanmamak için, süt ve süt ürünleri kullanmak gerekli!
kal sağlıcakla.
10.04.2008
konuşan kantaR
son zamanlarda sokaklarda çok sık karşılaşıyorum. köşe başlarında bitmeye başladılar. üzerlerinde koca koca yazıyor. konuşan kantar. bu cihazları iki kısımda incelemeye karar verdim.
önce ikinci kısım "kantar".
insanlara böle bi hizmet sunarken, kantar kelimesini kullanmak sankim biraz yanlış. açıkçası ben gördükçe uzaklaşasım geliyo. ben kaç tonum ki, kantara çıkayım. benim bildiğim kamyonlar çıkar kantara. yada bilemedin gündendi çuvalı tartılır. kantarla tartılıyor olmak insanın özgüvenini kırar. son olur tartı ile temas.
sonra birinci kısım "konuşan".
bu yazıyı gördükçe, "yaşasın en sonunda konuşabileceğim bi makine yaptılar" diye düşünüp, "çok yanlızım be kantar, gel boğaza nazır rakı balık yapalım. hem dertleşiriz" diyesim geliyor. bide hiç düşünmeden söylemek istediğim bi tümce var. "sende herkesin ağırlığı altında eziliyosun be kantar".
4.04.2008
kimle, neRde tanıştım
sene 1995 üniversite sınavına giriyorum. bu sınava ikinci girişim, acemiyim daha. ilk sene ek kontenjandan, kıytırıktan bi bölüm kazanmışım. puanım kırılacak zati. kafam bozulmuş. o zamanlar öss ve öys diye iki ayrı sınav var. ilk sınavdan sonra, ikinci sınavdan önce hedeflediğin yerleri işaretliyon felan gibi bişiydi hatırladığım kadarıyla. bilgisayarcı olmak niyetindeyim. o zamanlar popülerdi. 24 seçenekten sadece 2 tanesi farklı bölümdü. biri edirne elektronik.
piyango vurdu işte. yanlış sıra yanlış tercih. nerden bileyim başıma bunların gelceni. bilseydim hiç gitmezdim edirne'ye walla.
neyse okula başladık, aradan bir iki hafta geçti. sınıfta kafadengi 1 iki adam var. 43 kişi içinde 3 kişi anca. mustafa, barış, serdar ve ben (kendimi adamdan sayıyorum o zamanlar). barış'ta zaten 20'li yaşlarında delikanlı. edirne'de olduğu zaman adres barda sabahlar, okula geç gelir felan. ayın 1 haftasını kesin istanbul'da geçirir, orda burda sürter.
mustafa ile daha sık takılıyoz. iyi dostuz felan. solculuk yapıyoz elimizden geldiğince. arada laf arası bikaç isim fısıldadı. ünsal, ibo (yayla), gökhan, ali, aytekin (aytekin'in maceraları apayrıdır ama birebir yaşayanından dinlemek daha ii olur)...
...
tuzla'da dersteyim. matematik dersi. umut'la konuşuyoz. okulu bırakmaktan bahsediyoruz. umut tutturdu ben fizikçi olcam diye. bende ayran gönüllüyüm zaten. bende bilgisayarcı, veteriner ve fizikçi arasında gidip geliyom. bitek denizcilik geçmiyo aklımdan. onun okulunu okuyom ya. sonraki derslerden biri fizik. yeşim'le (okulun fizikçisi) konuştuk. oda bize destek verdi. istediğiniz bölümü okuyun diye. bizde aldık gazı çıktık okuldan. çıkış o çıkış (denizcilik hayatım, part 1).
...
serdar'ın abisi aktif dağıtımda çalışıyo. mesut. telefonla konuştuk. bana gel görüşelim dedi. saat 10 civarı. bende düşünüyorum. nasıl bi iş görüşmesi. 10 civarı... neyse ben saat 9'da kapının önünde takım elbiseli olarak hazır bekliyorum. kapı kiltli. o zaman anladım neden 10 civarı dediğini. 60 - 75 dakika içerisinde mesut geldi ve beni görünce güldü. bu ne kılık. o gayet spor. oturuyoz bana biraz işten bahsetti. şöyle böyle anlattı. sonra birden, "dur okan'da gelsin onunlada konuşalım" dedi. perpada ofisler üç katlı. ana giriş, garaj ve asma kat. bilen bilir. biz asma kattayız. okan geliyor. aman o ne, ben diim 100 kilo (gerisini siz düşünün) biri. iki merdiven çıktı nefes nefese kaldı. soğuk bi tip. tanıştık. pekte öle ahkam kesen biri diil ama. mütevazi. o sırada yusuf bey geldi. yusuf beyde şirketin 3 ortağından en yüksek paylı olan. mesut, "hah yusuf beyde geldi. o da katılsın toplantıya. yusuf bey, yusuf bey..." dedi ve biz böle sevimli bir grup olduk. benden başka takım giyen yok. aylardan mart ama sıcak bir gün. bi ben bide okan terliyo. ben zırvaladıkça zırvalıyorum. zırvaladıkça terliyom, terledikçe zırvalıyom. buna nazaran bikaç gün sona işe başladım. bizim bölümün başında okan var. zaman içinde iki sıkı dost olduk. işe başladıktan 3 beş ay sonra, satış ekibine iki kişi katıldı. birinin adı hasan soyadı sümer. her kahve mosında karşılaşır, muhabbet makara kukara. zamanla birbirimizi tanıdık, arkadaşlığımız gelişti. it ekibi dışından bitek sümer ile takılıyoz. diğer hepsi it'den. hatta şirket dışında görüştüklerimiz bile.
bigün sümer'le beraber evlerimize gidiyoruz. yakın oturduğumuz için aynı otobüsteyiz. benimde evdekilerle aram açılmış biraz. dertleşiyoz. evden ayrılmak istediğimi, uygun bi eve çıkmaktan yana gönlümden geçenleri sümer'e aktardıktan sonra, muhabbet döndü dolaştı edirne'ye dayandı. meğerse sümer de edirne'den mezunmuş. laf lafı açtı, karaağaç yorumcular sahnesine, ordanda ünsal, yayla ve gökhan üçlemesine. bi dakka yaa. ben bu isimleri daha önce de duymuştum sanki...
bizim sümer, satış ekibinden olduğu için, şirkette canı sıkılınca, kafasından bi müşteri uydurup, uydurduğu müşteri ile uyduruktan bi toplantı yapmaya giderdi. gene o toplantılardan bi tanesi sırasında, akşam 17 - 18 arası, sümer'den bi telefon geldi. bana bi numara verdi ve "beni burdan ara" deyip kapattı. aradım. konuşuyoruz. "yanımda kim var bil bakalım" gibi bir tümce kurdu.
-başbakan mı?
-yok.
-hmmm. o zaman sanayi bakanı?
-cık.
-doğan holding yönetim kurulu çaycısı?
-ıı ııı.
-bilemiycem sanırım.
-dur bekle.
diyerek telefonu bi başkasına verdi.
-özgür naber? (boğuk bi ses)
-iyiyim.
-napıyon? (gene aynı boğuk ses)
-iş işte. iş yapıyom yani. çalışıyoz derlerya hani halk arasında, o. pek tanıyamadım açıkçası. pek demekte yalan olur. hiç tanıyamadım desem daha isabetli olur.
-gökhan ben gökhan. (tahmin edeceğiniz gibi... boğuk)
-aaa gökhan (bi süre sessizlik oldu. çünkü gökhan'la daha önce hiç konuşmamıştık). nasılsın abi?...
olayları toparlıycak olursak, sümer konuşmamızdan sonra, çocuklarla ilk görüşmesinde benden bahsetmiş. arada benimle telefon görüşmesi felan da yaptık. ertesi günlerde sümer bana bi mail adresi vererek, "ev arıyon ya, bunlarla görüş. bizim edirne'den arkadaşlar. gökhan'ı ünsal'ı felanda tanıyorlar. ayrıca bi ev arkadaşı arıyorlar" dedi. hadi bakalım. giriyoz bi maceraya. bi mail attım. akşamına kadar geri mesaj geldi. telefon numaraları felan da var. neyse ben tırstım tabi doğal olarak. sümer'le konuştum. korkmama gerek olmadığını, görüşürsem beni yemiyceklerinden felan bahsederek beni teselli etti. velhasıl aradım. karşımdaki de hasan (ertürk). akşam 19 civarı bi saatte taksim meydanındaki tramvay durağının önündeki reklam panosunun önünde buluşmaya karar verdik. buluştukta. gözlüklü, takım elbiseli, çantalı, tombik birisi. sürekli gülümsüyo. sıcak kanlı. tanıştık. "istiklal'de yürüyelim" dedi. "sefer'de geliyo zaten....
fransız kültür merkezinin biraz aşşağısında karşılaştık mantar abiyle. bu adam garip birisi. sanki dün akşam beraber içmiş, sonra evlere dağılmışız gibi davranıyo. kaldığımız yerden devam ediyoruz... eve geçelim dediler, konuşuruz biraz. geçelim madem.
giderken çekirdek aldık. salonun ortasına gazete açtık. başladık çekirdeğe. hoşbeş sohpetten sonra, ev hakkında biraz bilgi verdiler. kira 120 milyondu. bana 40 milyon düşüyodu doğal olarak. artı faturalar. çekirdeği bitirdik. sona kalktım. 1 iki gün içinde eve taşınmak istediğimi söyledim ve taşındım.
eve taşındığımda, ertürk ile mantar abi bana, evin en küçük, en kullanılmaz, kapıya en yakın olan odayı gösterdiler. "burası senin artık". evet orası benimdi artık... karşımdaki oda mantar abinin. kıyasladığımda benim odam yarısı. 1/2 oda. neyse çok yere ihtiyacımda yoktu zaten. ufaktı ama gömme dolapları beni cezbetmişti. ünsal askerdeydi o zamanlar. çocuklar bi şekilde benim eve taşındığımı ve ufak odaya yerleştiğimi söylemişler. o da telefonla haber gönderip "askerlik bitince gelicem. küçük oda benimdir" gibi gözdağları vermeye çalışıyor. umursamıyorum pek.
artık bekar hayatına ikinci adımı attım (ilki edirne'deydi). eğleniyor, içiyor, üstümü değiştirmeden televizyon karşısında uyuyabiliyordum. William Wallace oluyorum, günümü gün ediyorum. bi hafta sonu evde mantar abi ile ufak minik işler yapıyoruz. kapı çaldı. ben açtım. uzunca bi tip kapıda dikiliyo. gülümsiyerek, "selam ben ibrahim (kıyak)". enteresan biriydi. şimdiki kadar uzun boylu ama şimdikinin yarısı kadar kalınlığı vardı. nispeten saçları da daha iyiydi. mantar abinin asker arkadaşı olduğunu o gün öğrendim. konuştukça ortak yönlerimiz ortaya çıkıyor, ister istemez bi sıcaklık hissediyordum. kanım kaynamıştı bu yeni tipe. nerden bileyim herifin virüs gibi olduğunu? yapıştı bi süre sonra. atamadık, uzaklaştıramadık.
bigün eve geldiğimde odamın ortasında kocaman bir sırtçantası gördüm. adam odadan atmak istiyor beni. salona çıktım. tanıştık. neyse yerleşti bir yere. benim odam bana kaldı gene. ünsalla ilk tanışmamız bu değil ama. edirne'de mustafayı öldüresiye dövmüşlerdi. beni bulsalar daha beter edeceklerdi sanırsam. şanslıydım sadece. mustafa geceyi hastanede geçirdikten sonra, sabah hastaneden çıkıp ünsalların eve sığınmış. bende olayı öğrendikten sonra okula gittim. peşinden hastaneye. hastanede bulamayınca tekrar okula döndüm. orda bu zat(ünsal) beni arıyor. mustafanın başına gelenler hakkında biraz konuştuk. beni beklediği yeri söyledi. yaklaşık 10 dakika felan ayak üstü sohpet işte. nerden nereye. en sonunda ev arkadaşı olduk. ünsal eve geldikten sonra bi hiperaktif (yayla) zırt pırt eve gelir oldu. efendim gereksiz samimi davranışlar, sadece kendisinin güldüğü gıcık espiriler felan felan. ünsal geldi. zümresini de getirdi.
gelgelelim zaman geçiyor, ve grubumuz kalabalıklaşıyor. daha çok takılıyoz. bigün, bar bar dolaşmaktan sıkılmış bir grup olarak, farklı bişiler yapma kararı verdik. sinemaya gitçez. beş yada 6 kişiyiz. herkes bi film söylüyor. vizyonda fight club var. ama kimse gitmek istemiyor. en sonunda ortak karar çıkmayınca, kimsenin istemediği o filme gittik. bu tip fikirler hep mantar abiden çıkar. çıkışta şok olmuştuk. film kalbur üstüydü. kalabalık bir testosteron grubu olarak başladık filme. kim kime dum duma. alışkanlık oldu bizim cemaatte. her türlü alkol sonrası bi posta kavga. dayak yemek hoşumuza gidiyor resmen. bardan çıkıp daire oluşturup birbirimizi tokatlıyoruz. gene bi promil aşımı sonrası birbirimizi tokat manyağı yaptıktan sonra, yorgunluğu bahane ederek eve uzadım. bizimkiler devam ettiler. ertesi günlerde ilk haberler geliyor. kıyak'ın bi arkadaşını da katmışlar o gece aralarına. artisin teki oda. kül tablası fırlatmalar, racon kesmeler felan. hakan. henüz yüz yüze tanışmadık. fırsatımız da olmadı. askere gitmiş o sırada. işyerinde sürekli eğlenceli mailler geliyo. bende bi kısmını bizimkilere forward ediyorum. bigün kıyak, "abi bi arkadaş var askerde. onada zaman zaman mail göndersene" diyerek hakan'ın mail adresini verdi. bende listeme ekledim. zaman zaman da gönderiyordum gerçekten. askerden dönünce de yüzleşme şansımız oldu. komik adam. çok komik. öyle böyle diil. her lafında yerlere yatıyosun. yatırıyo valla.
kıyak'la evden çıktık ve bi bara oturduk. kıyak ara ara telefonla konuşuyor. birileri gelcek. geldilerde... iki yada 3 kişi. biri 80 - seksen5 kilo civarı tombik, çocuksu, özentinin teki. kendi deyimiyle "con con". cem. geldiler, 10 dakika geçmeden güç gösterisi başladı. ben daha kuvvetliyim, yok ben daha kuvvetliyim. neyse bu tipi uzun bi süre daha görmiycektim nasılsa.
mantar abinin bi akrabası var. rahatsızdı bi ara. ziyaretine gidelim dedi. hastanede zaman geçmediği için giderken yanımda yüzüklerin efendisi kitabını götürdüm. tanıştık. gençten bi kızan. hüseyin. sonradan dali olmaya karar verdi. bıyıklaraını uzatıyor şimdi.
zamanla bizim evin geleni gideni arttı. yavaş yavaş herkesi tanıyorum. bizde zaman zaman ev ziyaretlerine gidiyoruz. günlerden birgün eve bi adam geldi. adam ama. devden bozma. kel ama keçi sakallı. sessiz sakin. çok konuşmuyordu en başta. alkol dilini çözdü. konuşunca da konuşuyor adam. buda ural. sonraları daha sık görüşmeye başladık. taksimde evimizin olmasının avantajı tabi.
işte görüyorsunuz. bir yanlış tercih, zincirleme olarak ne boyutlara ulaşıyor. üniversite tercihi yaparken çok dikkatli olmak lazımmış. ben bu yazıdan onu anlıyorum.
27.03.2008
gemi adamlaRı sınavı
yaklaşık olarak 33,5 saat sonra başlıycak olan sınav. uzakyol vardiya mühendisi / makinisti bölümünde katılacağım bu maraton için, artıkın kaşarlandım sayılır. sınava 3. girişim. ilk ikisinden de tek dersten (ana makine ve operasyonu) -utanarak söylüyorum- kaldım.
bu sınavla ilgili olarak fobim oluşmaya başladı. kendi bilgimden şüphe eder oldum. ders çalıştırdıklarım geçmeye başladı. biraz daha kalırsam gasm (gemi adamları sınav merkezi) sırtımdan zengin olacak sanırsam.
ayrıca okyanus çekiyo be. havasını suyunu özledim. maceraları cabası. rusları bile özledim (yanlış anlaşılma olmasın, çalıştığım personelin çoğunluğu rustu ve döndüğümde ruslardan nefret ediyodum).
neyse dönelim ana konuma. gas. burda çıkan soruları bi görseniz. bazıları çok komik. herkes geçsin diye soruyolar sankim. dur yeri gelmişken bir tanesini yazayım.
Valf overlepi ya da sübap çakışması nasıl tanımlanır?
a- Sıkıştırma başlangıcında her iki sübapın kapalı oluşu.
b- Sıkıştırma sonunda her iki sübapın kapalı oluşu.
c- Genişleme sonunda egzoz sübapının açık ve emme sübapının kapalı oluşu.
d- Cebri egzozunun sonuna doğru ve üst ölü nokta civarında emme ve egzoz sübaplarının açık oluşu.
e- Emme veya giriş başlangıcında giriş sübapının açık ve egzoz sübapının kapalı oluşu.
temmuz ayında sorulan bir soru bu. kolaylardan biri tabi. topu topu 20 soru çıkıyor. bunların 1 - 2'si yanlış oluyo genelde. onların puanının eklendiğini söylüyolar ama ne kadar doğru bilemem valla.
bizim bu sınavdaki garipliklerden bahsedeyim biraz. bu sınavın soruları bir bilirkişi heyeti tarafından hazırlanıyor. bu bilirkişi heyeti genellikle eski subaylardan oluşuyor ve özellikle arkeri yada eski türkçe terimler kullanılıyor. örnek olarak "buhar türbini ile sevk edilen bir ana makine..." felan gibi. veya yukarıdaki soruda gördüğün gibi "cebri egzozun sonuna...". şimdi neden bunu bi eleştiri olarak sunduğumu merak ediyosunuzdur sanırsam galiba. askerler bu mesleği hiçbir zaman sivil bir meslek olarak göremiyorlar. hiyerarşik bir yapı içinde hayatlarını geçirdikleri için, ellerindeki bu fırsatı da kullanmak, kendi fikirlerini benimsemiş koyunlarla aynı kulvarda bulunmaktan gözle görülür hazlar duyuyorlar. benim gibiler onları skimize takmadığımız için, otoriter boşluklar doğduğunu düşünmekten de kendilerini alamıyorlar sanırsam.
birde işin ikinci yüzü, denizcilik terminalojisini geliştiren 1 tane adam var. yaşayan efsane /* :) */. ingilizceden öle bi çeviri yapmışki adam, akıllara zarar. gül allah gül. aptullah gül. bunada bi örnek vermeden geçemiycem. air heater'ın türkçesi erhiter olmuş. neyse biraz okudukça insan alışıyo bu tip komik terimlere.
gel gelelim sınav saati yaklaşıyor. bu sefer daha ii hazırlandığımı düşünüyorum. 33 saatim daha var ve bir iki tekrardan sonra kampa girecem. topu topu 40 dakika için. bu kez sınavı geçmeye kararlıyım.
paralarım gidiyoo laaayyynnnn.
25.03.2008
güncel hayatta önemsenmeyen ama işlevselliği ile hayat kurtaRan üRünleR için kullanım kılavuzu
bu yazımda, sallanan masaların ayaklarının altına sıkıştırılan gazete kağıtlarını ele almak istiyorum açıkçası. hani o önemsenmeyen gazete parçasından, artık çöp oldu gözüyle bakılan o üzeri mürekkepli parçadan bahsediyorum.
masanın sallantısını ondan daha iyi giderebilen bir ürün geliştirilene kadar gazete parçasının hayatımızdaki önemi bitmeyecektir. bunun sebebi kağıdın katlanmasındaki hünerden kaynaklanmakta sanıyorsam. eğer fazla katlanmış ise masanın ağırlığı ile tam şeklini alarak düzeni sağlar. o masanın ayağına öyle bir otururki, sanki masanın ayaklarından biri hiç kısa değil. sanki fabrikadan çıktığı haldeki o bütün bacakları eşit olan masa.
çok kritik noktalarda, tam zamanında devreye girer ve başımıza gelebilecek kötü olayları, daha gelmeden engeller. sürekli göz ardı edilir ama bunu görev bilincinin öne çıkardığı sorumluluk sebebi ile önemsemez. farzedelimki 1 çay bahçesine(+) gittiniz bi kızla(%). ve masa sallantıda ama sizler bunu farketmekte geç kaldınız bile diyelim. madem demişken garson kişilerinden herhangi birine -mesela en yakındakine- markasını vermek istemediğim bir gazlı içecek siparişi verdiğinizi de varsaydım. gelen o markasını vermek istemediğim gazlı içeceğin üstünüze yada üstüne(&) dökülmesi içten bile değil. sonra bütün gün adını vermek istemediğim gazlı içeceğin kıyafetleriniz üzerinde oluşturduğu soyut çalışma ile geçirmek zorunda kalmak yada bu toplaşmanın erken 1 şekilde sonlanmasını sağlayacak cümleler kurarak çay bahçesinden(+) uzaklaşmak zorunda kalabilirsiniz.
hiç bu benim başıma gelmez diye düşünme! bu, önlemi önceden alınmamış her masanın kullanıcısının başına elbet gelebilir. gelmeyebilirde. ama bu ihtimali göz ardı ederekte yaşanmazki adamım.
(+) - çay bahçesi nedir yaaa. var mı hala böle bi yerler. bu konuya ayrıyetten değineyim yaw.
(%) - yani kızla gitmek daha hoş olur diye düşünüyorum. en azından benim için.
(&) - karşımızdaki kızın. (o kızda ne biçim bi kız haa. süper model)
24.03.2008
endoplasmicReticulum
evet. neticede bende bir blog oluşturmaya karar verdim ve ilk yazımı paylaşmak istedim. güncel olmayacak bir blog bu.
herneyse. gemide çalışmak çok güzel valla. sürekli değişik ülkelere gidip değişik ortamları gözlemlemek keyif veriyor. birde içkiler daha ucuz. gelene kadar bitiyo o başka mesele.
uzaklarda olunca -özellikle yanlızken- sürekli geride bıraktığın hayatı düşünüyorsun. arkadaşlarını, geri dönünce neler yapacağını... geri döndüğünde bi bakıyosun herşey değişmiş. kendin bile. adapte olmak bir süre alıyor. sonra gene gitmen lazım.
hiç unutmadığım bir manzara var. onu da burada kayda geçeyim istiyorum. hint okyanusunda gün doğumunu seyrettim. gördüğüm en güzel manzaraydı diyebilirim.